Mert Kırlak kimdir?
Ben aslinda bu soruyu yaklaşik 10 yıldır kendime soruyorum. Nasıl yanıt vereyim onu da bilemiyorum. Çünkü bu tür sohbetlerde baskin olan şey popüler bir yanıt vermekle ilgilidir. Bu, güzellik yarişmalarinda genç kızlarin sahneye çıkıp dinleyicilerin en çok hoşlarına gidecek yanıtları vermelerine benzer. Ben, sevecen bir adamım. Şu aralar bahçeyle uğraşmayı seviyorum özel hayatımda. Bunun dışında okumayı yazmayı seviyorum. “Başka” adlı bir kültür sanat dergisinde, bütün Türkiye'de çikıyor, yazı yazmaya basladım. Onun dışında mükemmeliyetçiyim diyebilirim. Bu bana özel hayatımda bazı sıkıntılar yaşatsa da hala bu huyumdan vazgeçemedim. Işimi seviyorum, işimle yatıp kalkmayı seviyorum. Sadece şehir tiyatrosundaki oyunculuk işiyle sınırlı değil bu, Gordium Oyun Atölyesi de var. Onun dışında tekst okumak, kitap okumak, yeni yayınlara, yeni çevirilere ulaşmak gibi işlerle uğraşıyorum. Son günlerde önüme çıkan birkaç olasılık vardi. Bu olasılıklar değerlendirildi. Sinema filmleri başladı. Bir tanesi “Devrim Arabaları”, diğeri de yapımcılığını Cem Özer'in yaptığı “Kadri'nin Götürdüğü Yere Git”. Bu iki film birbirinden hem tarz olarak hem de Türk Sineması'nda kaplamak istedikleri hacim anlamında birbirinden farklı iki yapim. Bu iki yapımda olmak güzeldi. Yeni yeni bir şeylerin tadını almaya başladım genç bir oyuncu olarak.

Ne zaman “Evet, ben tiyatro yapmalıyım.” dediniz?
Ben lisede okurken, Karadeniz Ereğli Anadolu Lisesi'nde, kendimi bütünüyle ODTÜ Ingilizce Felsefe Bölümü'ne hazırlıyordum, 14 yaşından itibaren. Biraz erken başladim okula, 6 yaşında bile değildim. Dolayısıyla çok erken mezun odum. 14 yaşından 16 yaşına kadar benim gideceğim okul belliydi. Bütün bunlara ilişkin hazırlık yaparken, tiyatroyla ilgili tek ilişkim iyi bir izleyici olmaktı. Çok küçük yaşlardan itibaren iyi bir tiyatro izleyicisi oldum. Ankara Sanat Tiyatrosu'nun, Dostlar Tiyatrosu'nun, Dormenler'in, devlet tiyatrolarının, Istanbul Şehir Tiyatroları'nın hemen hemen her sezon çikardığı oyunlar Karadeniz Ereğli'ye turne yapardı. Çok vefali bir seyircisi vardır. Oyunlara gidip gelmeyi çok seviyordum ve öyle de kalmak istiyordum. Kafamda kristalize olmuş bir şey degildi oyuncu olmak, yani bana seyirci olmak yetiyordu. Bir gün Genco Erkal “Insanlarim” la geldi. Izledim ve dedim ki bu başka bir duygu olsa gerek. Birden özendim ve “Ben defteri kitabi kapatiyorum, oyuncu olacağım.”dedim. Ve defteri kitabı gerçekten kapattım, ÖSS'ye girdim ÖYS'ye girmedim. O dönem yetenek sınavlarına girmek için ÖYS'ye girme zorunluluğu aranmıyordu. 3 ay kadar sıkıştırılmış bir programda tirad çalıştım, tiyatro kitapları okudum, zaten aktif politikayla ilgileniyordum lisedeyken. Ve ilk girdigim sene 1995 yilinda 16 yaşında gencecik bir konservatuvar ögrencisi oldum.

Peki, aileniz bu duruma karşı çıkmadı mı?
Baslangıçta biraz gard aldılar, almadılar değil, ama ikna kabiliyetim var herhalde. Küçük bir anekdot anlatayım: Yillar sonra şehir tiyatrosunda oyun oynarken Genco Erkal' la bir sohbette ona dedim ki: “Ben 14 yaşındaydim, seni izledim ve oyuncu olmaya karar verdim ve şimdi yaklasik 10 senedir bu işi yapan bir oyuncuyum.” Onun da çok hoşuna gitmişti.

Sahnede çok garip bir durumda kaldığınız oldu mu?
Bu tür ufak tefek şeyler her zaman oluyor, ancak şehir tiyatrosunda 9 sezondur hem oynamadığım oyunlari çok sıklıkla izledim, örneğin Gözü Kara Alaturka 60 oyun yapmişsa 40'ını izledim ben, bir krize yol açacak kadar büyük bir şey yaşanmadi sahnede. Fakat ufak tefek şeyler her oyunda olur. Bir replik unutulur, çok seyrek olsa da küçük antre kaçırmalari yasanır, ama bunlar akıllı oyuncular tarafindan tolere edilirler. Eğer böyle bir gariplik yaşaniyorsa dahi oyunun kendi yönelimlerinden uzaklaşan bir seye hiç dönüşmedi.

Şehir Tiyatroları kurulduğundan beri buradasınız. Yıldan yıla kentlilerin tiyatroyla, tiyatrocuların da kentle olan ilişkileri nasıl değişti?
Şehir tiyatrosu kurulduğunda kent insanlarının tiyatroya çok yabancı olmadiklarını biliyorum. Çünkü geçmiş dönemlerde Eskişehir Tiyatora Kumpanyası vardı. Konservatuar, Tiyatro Anadolu sürekli oyun üretiyordu. Ayni zamanda turne tiyatrolarının yani özel tiyatroların, Kenterler'in, Dormen Tiyatrosu'nun, Ferhan Sensoy'un, Ali Poyrazoğlu'nun, Ankara – Istanbul merkezli tiyatroların, aynı zamanda da ödenekli tiyatroların turne yaptığı yol hattı üzerindeki bir merkezdir Eskişehir. Bu anlamıyla seyircisi bol olan, turne tiyatrolarının yüzünü güldüren bir kenttir. Bu yüzden tiyatroya tümüyle yabancı bir kent insani yoktu zaten. Fakat yerleşik ve periyodik anlamda tiyatro yapılmıyordu. Şehir tiyatrolarının en büyük katkısı bu oldu. Aynı zamanda oyuncularını süreç içerisinde büyüttü ve geliştirdi. Artik olgun yaşlara yürüyen oyuncular var. Biz o dönem ilk kurulduğumuzda yaklaşik on oyuncu 20 li yaşlarimizdaydik. Şimdi ise 35- 40 li yaşlara yürüyen bir kadro var.

Kent insanına ş öyle bir şey kazandırdı: Ben tiyatronun sadece eğlencelik ve vakti eğlenceli geçirmemizi sağlayacak bir araçsal durum olduğunu düsünmeyenlerdenim. Tiyatro aynıi zamanda öğreticidir. Zaaflarimizi bize gösterir, tutkularımızı, asklarımızı, iyi ve kötü yanlarımızı gösterir ve bütün bunlarla ilgili soru işaretli koymakla beraber, çeşitli yanıt olasılıklarina ilişkin de düşündürtür. Bu anlamiyla toplumda vicdan olusturur. Tabi onun yaratmis oldugu etki hemen bir iki sene içinde ya da on sene içinde görülebilecek bir etki değildir. Daha uzun vadede kusaklarin gelisiminde daha insani, daha iyi bir dünyaya ilişkin özlemi pekiştirdiği ölçüde anlam kazanır. Korkak ve sinmiş toplumlara cesaret verir. Bu anlamiyla tiyatro, tarihin birçok döneminde yasaklıdır, günümüzde de öyledir.

Tiyatro, şunu kazandırabilir: Kent insanı kendinden, dünyadan, en küçük çekirdekten birey olarak, aile olarak herhangi bir çevre olarak başka dünyalar üzerinden kendi dünyasını tarif etme ve görme şansi yakalar. Bunu resimle de yapabilirsiniz, araçlari daha farklıdır. Şiirle yapabilirsiniz, şiirin kurduğu ilişki ikilidir. Tabi kitlelere de okunabilir, ama o andan itibaren tiyatronun alanina girer. Bu anlamiyla toplumla en direkt ve sözünü sakinmadan paylasan kolektif sanat tiyatrodur. Kentin düzenlenmesi anlaminda pek çok degisiklik yasiyoruz. 10 yil önceki Eskisehir yok artik. Süphesiz tiyatrosu periyodik olarak perde açmayan Eskisehir'den farkli bir Eskisehir'le yüz yüzeyiz simdi. 10 senedir burada bir tiyatro var, 10 senedir su ya da bu biçimde sözünü söyleyen bir yapi var. Bunun meyvelerini sonraki yillarda alacagiz. Ama hiç degilse söyle bir sey oldu: hiç degilse bugün bir aile çocuklariyla beraber çok düsük ücretler ödeyerek iyi oyunlar izleyebiliyor. Bu çok devrimci bir sey gerçekten.

En çok heyecanlanarak oynadığınız oyun?
Kurulduğu yıldan bu yana 15 in üzerinde oyunda görev aldim. Benim de oynarken zaman içinde büyüdüğüm, eskittiğim ve eskide kalmış oyunlar var. Aslında bugüne kadar oynadığım oyunlarin hepsini zevkle oynamaya çalıştım. Ancak bir parmak boyu öne çıkan oyunlar var. Bunlardan bir tanesi Misafir, tiyatronun mutfağına, çalışma alanlarına, tiyatronun var edildiği, olusturuldugu sürece ilişkin çok öğretici olmuştu. Ahmet Mümtaz Taylan'la çalışmıştım. Misafir bizim ilk göz ağrımızdır. Bir Şehnaz Oyun, çok keyifle oynadığım bir oyundu. Gözlerimi Kaparim Vazifemi Yaparım,40 oyun oynadık umarım daha da oynar, benim için apayrı yeri olan bir oyun, çok severek oynadım. Ölüm ve Kiz oynamıştik, 2003 yiliydi sanirim. O oyunu tek sezon ve 40 oyun arka arkaya oynamistik.

Eskişehir'de alternatif bir tiyatro, Eskişehir'in tek özel tiyatrosunu kurmak fikri nasil gelişti?
Bir kurum tiyatrosunun belirli kriterleri vardir. Kurum tiyatrosu eger bir sehrin tiyatrosuysa sehrin insanina sözünü söyler. Söylemek zorundadir, sehir insani içindir yani. Sehirde yasayan halk içindir. Ve tiyatro yazininin degisik örneklerinden, farkli kulvarlardaki örneklerinden seçkiler yapar, bir repertuar olusturursunuz. Ve bu olusturmus oldugunuz havuzun içinde farkli örnekler vardir. Örnegin fars, komedi, drama, tragedya oynarsiniz ve bunun belli kriterleri vardir. Çogu zaman için bu sizin tiyatroyla bagdasikliginizi, tiyatroya iliskin olusturdugunuz evreni doyuran bir sey olmayabilir. Çünkü bu bir misyon isidir. Bir kurumsal tiyatroda bir misyon yüklenmissinizdir ve kent halkina bir sey söyleyeceksinizdir.

Oyuncu kendi için de bir seyler söylemek isteyebilir. Yani o repertuarin içinde çok da kabul görmeyecek, baska alanlari sinamak isteyebilir. Ve bunu seyirciyle paylasmak isteyebilir. Bu anlamda bagimsiz bir çalisma alani kendi seyircisini de olusturabilir. Yani kendi seyircisini de seçmek isteyebilir. Örnegin, “Ben yalnizca ev kadinlarina tiyatro yapacagim.” diyen olabilir. Bizim de aslinda çabamiz buna yönelik oldu GOA'yi olustururken. Herhangi bir yerleske istemedik, herhangi bir Italyan sahne, herhangi bir gise ya da tiyatro binasi istemedik. Biz tiyatro görüsü, tiyatrodan anladigi seyler birbirine yakin olabilecek dört tane arkadas yan yana geldik. Bizim oldugumuz her yerde tiyatro olabilir. Bunun için bir salona, giseye ihtiyacimiz yok. Gerekirse parasiz da oynayabiliriz diyerek fantezilerimizi gelistirmeye çalistik. Bunun için asil isimizi aksatmadan, mesai harcadik. Böyle bir istekle, ayni zamanda hayatin bize getirmis oldugu bir basinçla, farkli bir sey yapmak istedik. GOA'nin temelleri böyle atildi.

Gordium adı nereden geliyor?
Gordium, Anadolu'nun Ankara'yi da içine alan bir sehri. Frigya'nin baskenti ve Anadolu'nun göbegi burasi. Böyle bir yerellikte hacim kaplasin istedik. Yani buraya ait bir sey olsun istedik. Tarihin içinden bir yer, eski bir baskentin ismini seçmemiz de aslinda bu topraklarin, Anadolu'nun yüzyillar öncesinden bu güne kadar içinde çok fazla renk, kültür insanlik basarisi gerçeklestirmis bir tarihselligi de kendi içinde olusturmak için.

GOA bu sene yeni bir oyunla seyirciyle buluşacak mı?
Hepimiz farkli farkli yerlerde isler yaptik. Emre (Basalak) su an Van Devlet Tiyatrosu'nda çocuk oyunu yönetiyor. Sermet (Yesil) bir filmde çalisti ve dizi yapiyor, Berkay (Akin)'in yine bir filmi oldu. Benim yazin oldu. Bir araya geldigimiz an ki yakin süre önce bir araya geldik, tekrar çalismalara baslayacagiz. Elimizin altinda birkaç tane proje var. Bu projeler daha önce Türkiye'de prömiyeri yapilmamis ve çevirisi yapilmamis oyunlar. Bu oyunlarin içinden bir seçim yapip, ikinci isimizi yapmayi düsünüyoruz. Bu noktada kararliyiz.

3640'a gelince…”Gişe” ve “Agzı Çiçekli Adam” gibi iki oyundan 3640 nasıl ortaya çıktı? Neden 3640?
Biz yola çikarken tiyatroda yazarin egemenligine, baskinligina karsi farkli duygular içinde olan dört oyuncu olarak yola çikmistik. Çünkü bize göre tiyatro, bagimsiz bir sanatin adidir. Çok iyi yazilmis bir tiyatro metni yazili kaldigi yerde edebiyatin konusudur. Onun tiyatro olma süreçleri tiyatronun argümanlariyla ilgilidir. O tiyatro olmaya basladigi andan itibaren yeni bir metin olur. Yani bizim sahneden izledigimiz her oyuncu metnin bir cümlesi gibidir. Ve ayni zamanda basli basina bir metindir. Niyet böyle olunca iki farkli metnin her iki üslup anlayisi anlaminda olusturmaya çalistigi dünya adina da birbirinden farkli iki bagimsiz metni bir araya getirmek çilginlik gibi gelebilir. Ama tiyatro da bir çilginlik isidir. Bu iki metin belirli bir ortak eksende yan yana gelebilirdi. Biz bunun dogaçlamalarini yaptik. Simdi artik 3640 yeni bir metin. Ne Pirandello'nun “Agzi Çiçekli Adam”i ne de Tardieu'nün “Gise”si. O artik 3640. Biz bunu iyi yaptik, kötü yaptik teknik anlamda sorgulanir, tartisilir. Ama biz iki metinden hareketle yeni bir metne ulasmaya çalistik. Bizim 3640 olarak yazmis oldugumuz, kagida dökmüs oldugumuz metin de degil artik. Her oyun tekrar tekrar kurulmak zorunda olan, yasayan bir metindir.

3640 bizim metnimizde sira bekleyen bir insanin numarasi. Özel bir yani yok, 3640 sadece. Tabi ki 3640 dedigimiz andan itibaren 3639 ve 3641 i de düsündürtüyorsa eger basarili olmustur. Çünkü 3639 ve 3641 de bizleriz.

3640'dan hareketle tiyatro – mekan ilişkisini nasil kuruyorsunuz?
Genellikle Italyan sahnede kapali duvarlar içinde yapilan tiyatroya yatkiniz egilimliyiz. Ve o bizi tedirgin etmiyor. Çünkü ordaki rollerimiz belli. 8 de zil çalar, oyun baslar, koltuklarimiza oturmusuzdur, güzel giyinmisizdir. Bir oyun seyrederiz. Tiyatroya gitme eylemi de bir role dönüsebilir örnegin. Ama tiyatro sadece bundan mürekkeb bir sey degildir. Bu çok önemli. Bütün dünyada Italyan sahneler var. Yerlesik tiyatrolarin hepsi eski saraylarin temelleri üzerinde kurulmus. Bugün Efes'e gidiyorsunuz, birçok Ege iline gidiyorsunuz antik tiyatrolari görüyorsunuz. Kentin içine kadar girmis, insanlara yön gösteren bir rehber gibi, din gibi, doktor gibi çalisiyor tiyatro. Altin çagini yasamis o dönemlerde. Bugün de çok farkli degil. Bütün büyük kentlerdeki tiyatrolar Italyan sahnelerde oynaniyor. Tabi yeni soluklar var, bildigimiz bilmedigimiz. Ama tiyatro eyleminin gerçeklesmesi için sadece bunlara gerek yok. Tiyatro baska her yerde de mümkün olabilir. Hem ülkemizde hem baska ülkelerde sokak tiyatrosu çok büyük gelenegi olan bir tiyatrodur. Ya da tiyatroya yanasan baska ara sanatlar, örnegin pandomim performanslar, video artlar; bunlarin hepsi tiyatrodan beslenir. Tiyatro ana bir damardir, arterdir ve kan pompalar bütün bu sanatlara. Bu anlamiyla tiyatro bizim her aksam bir kadeh bir sey içtigimiz kafamizi dagitmak için geldigimiz, müzik dinledigimiz bir yerde de olabilir. Bu anlamiyla izleyici kitlesini kendi tercih edebilir. Bu güce sahiptir. Biz bu durumla ilgili mütevazi bir deneme yaptik.

 "Ters Köşe" ciddi anlamda ilk sinema deneyiminiz sanırım.
Ögrencilik yillarimda çok sayida ögrenci projesinde yer aldim. Hemen hemen her yil birkaç ögrenci projesinde oynadim. Ama benim için amatör bir çaba ya da ögrenci çalismasiydi. Ama ben sinemaya iliskin seyleri yeni yeni ögrenmeye baslayan genç bir tiyatro oyuncusuyum. Ters Köse benim için çok talihli bir süreçti çünkü ben hemen ardindan iki farkli sette bulundum. Bir tanesi Tolga Örnek'in seti, bir tanesi de Onur Tan'in seti. Birbirinden farkli konulari anlatan, birbirinden farkli bosluklari doldurmaya çalisan ekiplerdi, ancak profesyonel ekiplerdi bunlar. Ters köse ekibi de profesyonellesme hedefine kilitlenmis bir ekipti. Bir emek ekibiydi, bu diger ikisinden farkli olarak. Çünkü derdi gise degildi, derdi sinema yapmakti. Bu anlamiyla amatör bir ruh vardi. Fakat teknik anlamda ve oyunculuk anlaminda profesyonel bir çabaydi. Ters Köse bana sinemada oyuncularin, teknik isçilerin, ayni zamanda yönetmenin ve yaratici ekibin en çok üzerine konustugu seyi ögretti: devamlilik. Bununla ilgili çok önemli bir çalisma oldu.

Ters Köşe'de basrol oynadınız galiba?
Evet, olay benim oynadigim rolün etrafinda geçiyordu.

Seyirciyle ne zaman buluşacak?
Buna iliskin çalismalar var. Filmin montaji su an bitmis durumda. Fakat yönetmen Murat Nas farkli bir anlayisla yeniden kurmak istiyor montaji. Müzikleri yeniden gözden geçirmek istiyor. Önümüzdeki iki ay içinde saniyorum Eskisehir'de yeni yapilmis montajin üzerinden, yeni bir solukla tekrar bakacak elindeki malzemeye ve önümüzdeki iki üç ay içinde bitirecek.

Sinemada göstermeyi düşünüyor musunuz?
Sinemada göstermek ayni zamanda bir finans isidir. Finans problemi var. Murat Nas'tan duydugum kadariyla sizinle paylasabilirim, her türlü festivale göndermek istiyor.

Altin Portakal'da bekledik aslında…
Murat Nas daha iyisini isteyen bir insan oldugu için, biraz ince eleyip sik dokuyor açikçasi. Bu da çok iyi bir sey. Çünkü biz çok küçük paralara, yani bir setin figürasyonunun iki günlük, üç günlük yemeginin karsiligi olan paralara, -20 derecelerde bir uzun metraj film yaptik. Bunu fakir edebiyati ya da yoksul edebiyati yapmak için söylemiyorum ama cidden böyle yasandi. – 20 derecelerde oyuncusuyla teknik ekibiyle isik tasiyarak yaptik bu filmi. Bu yüzden film üzerine biraz ayrintici yaklasiliyor, iyi bir sey çikmasi isteniyor. Bence iyi bir sey çikti zaten. Yani o kosullar içinde ancak bu kadaridir diyebiliriz. Sinemalarda izleyebilir miyiz bilmiyorum, bu mali konularla ilgili daha ziyade, umarim izleriz.

"Devrim Arabaları" son yıllarda çekilen Türk filmleri içinde bu kadar çok değerli ismi bir araya getirebilen filmlerden biri. Teklif nasıl geldi, çekim süreçleri nasıldı?
Bu projenin yönetmen yardimcisi Mehmet Öztekin o da bir yönetmen, reklam yönetmeni, ayni zamanda filmleri var. Mehmet Öztekin benim sevdigim bir arkadasim. Bu projede benim oynamaktan keyif alacagimi düsündügü tek replikli küçük bir rol için beni aradi. Ben de bu rol için kabul ettim. Oradaki mühendislerden biriydi önerdigi rol. Erdogandi oradaki rolün ismi. Ve birçok karede gözükecekti fakat tek repligi vardi. Benim için bulunmaz bir nimetti bu. Çünkü replik bir sonuçtur oyunculukta. Onu ortaya çikaran süreçlerdir oyunculuk dedigimiz. Onu sessizlik anlatir. Bu rol çok keyifli geldi bana. Ben onun için gittim. Bir baska müstesar rolü oyuncusunu bulmamisti. Tolga(Örnek) onun üzerine benimle biraz konustu. Birkaç okuma yaptik ve on dakika içinde benim rolüm Erdogan olmadi da Rüstü oldu.

Çekim süreçlerinden bahsetmek gerekirse: Inanilmaz birbiriyle barisik ne yaptigini bilen bir ekiple çalistim. Ses kumandadan isiga, yaratici ekipten kostüme, kameramanindan yardimci yönetmenine, co-operatörüne, yönetmenine, oyuncularina varincaya kadar isini çok iyi bilen ve tikir tikir isleyen bir sette çalistim. Ve sinemada yaratici anin olmazsa olmazlarini ögrendigim bir üç hafta oldu benim için. Ben oraya 8 - 9 gün için gitmisken 20 gün çalistim. Çünkü ek sahneler, dogaçlamalar yaptik. Metnin kendisi süphesiz bir mihenk tasiydi ama olmazsa olmaz degildi ve dönüstürüldü. Yani Tolga Örnek oyunculariyla, yaratici ekibiyle, teknik isçileriyle ve yönetmenligiyle bir yaratim süreci olusturdu ve kendi metnini yazdi. Yani senaryonun üzerine bir metin yazdi, o bir sinema metni oldu. Inanilmaz keyifli bir süreçti. Beraber oynamayi çok istedigim oyuncularla bir anda ayni projenin içinde çalisma olanagi buldu. O da çok heyecan vericiydi. Ugur Polat, benim yan yana oynadigim bir isim, Taner Birsel, inanilmaz sevdigim, begendigim, takdir ettigim bir aktör, Altan Erkekli keza öyle. Bu proje oyuncular anlaminda Istanbul'da iyi akilli oyuncu dendiginde akla gelebilecek belki de ilk 15 oyuncu kendi gövdesinde topladigi için, onun içinde naçizane yer alan benim için de büyük bir sans oldu. Oradaki deneyimli usta aktörlerle yan yana oynamis olmak.

Sinema disiplininin içinde olmak nasıl farklar içeriyor?
Biraz büyük laflar olarak gelebilir ama net bir cümle kurabilirim: tiyatro oyuncunun sanatidir. Yolunu aramaya basladigi bir karanlik ormanda tiyatro yönetmeni oyuncuya gidebilecegi patikalari gösterir. Ama o yolculugu yapip, ormandan sag salim geçip, huzura kavusacagi yolu oyuncu kendisi var eder. Sinema ise yönetmenin sanatidir. Yönetmenin elinde bir kiliç vardir, kamera, oyuncuyu dilim dilim parçalara da böler, peygamber gibi de birlestirir. Bu anlamiyla düsünüldügünde bir montaj sanatidir. Çok kötü diyebilecegimiz fotograflardan mürekkeb bir toplami yönetmen çok izlenilebilir bir seye dönüstürebilir. Oyuncunun tek basina var edemeyecegi ayrintilari görebilir. Oyuncunun kendisini anlatir. Bu anlamiyla düsünüldügünde oyuncunun islevi ve varligi sinemada mümkün oldugunca yönetmenin olusturmus oldugu yolda, mümkün oldugunca samimi fotograflari vermektir. Bu anlamda kendi içindeki yaratici alani örgütlemektir oyuncunun görevi. Bütün bunlardan hareketle farklari çok açik. Tiyatroda sahnede bulunmak, onu iki ay boyunca tekrar var etmekle yükümlü olan yari tanri bir seydir. Onu yapmak zorundadir ve kendisinden baska hiçbir sey yoktur, çirilçiplaktir. Sinemada ise isi iyi bilen bir yönetmenin denetimi altinda gösterecegi rotada bir yaniyla o özgürlükçü ve kendisini yari tanri olarak kabul ettigimiz tiyatro oyunculugundan farkli olarak kendi gövdesini teslim etme oraya verme büyüklügünü göstermesi gereklidir. Ben bunlari anladim açikçasi. Çünkü kameranin karsisinda sizden çok büyük oyunculuk performanslari beklenmez. Zaten oyunculukla ugrasiyorsaniz rolü icra ederken oyunculuk sanatinin size kazandirmis oldugu durumlari örgütlemek zorundasinizdir zaten. Fakat oyuncu her sey degildir sinemada, bunu anladim. Bunu anlamis oldugunuz andan itibaren onu bir bütüncül alan olarak görmeye baslarsiniz. Ve onun için de o parçacigin içinde en büyük hacmi, en kusursuz hacmi olusturmaya çalisirsiniz. Ama onun içinde basarili olmak için o genel seyi görmüs olmak gerekiyor. Yani ben buradayim, oyuncuyum, o dizi oyunculuklarinda oldugu gibi sete iki saat geç gelmeler bence yanlis. Burada bir sey var, demokrasinin kilici gibi üzerinde sallaniyor, o da kameradir. Kamera seni göstermez ya da gösterir. O anlamiyla bir yönetmen tercihidir. Bunu kavradiginiz andan itibaren daha dingin daha kendinize ait sularda yüzmeye basliyorsunuz. Rolünüzün sizin önünüze açmis oldugu yelpaze var. Ben naçizane bunlari yavas yavas ögrenmeye baslayan bir oyuncuyum bu noktada.

Bundan sonra gündeminizde baska projeler olacak mı?
Ben her iki filmden de çok keyif aldim. Ondan önce de Ters Köşe oldu. Ve bir yaniyla aslinda benim yolculugumda bunun devam etmesini istiyorum. Yani bundan keyif aldim ve daha iyi isler olabilir. Bu noktada kendimi yetistirebilirim ben. Net projeler henüz yok ama yakin gelecekte, ikinci sezonda, nereden ne gelecegi pek belli olmaz, sinema için söylüyorum bunu. Ben sinema filmi yapmak istiyorum açikçasi. Biraz kafamin içinde dümenimi bu tarafa kirdim diyebilirim.

Hazırlayanlar: Selin Oktan - Sıla Ceyhan
Fotoğraflar: Sıla Ceyhan